Oyun Forumu

Tüm Oyunlarla ilgili...

Bağlantı Anonymous. Son ziyaretiniz:

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Yeni Başlık Gönder  Cevap Gönder

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:26 am

Kitap özetlerini paylaşalım...


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

2 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:27 am

ŞU ÇILGIN TÜRKLER


Yazarı: Turgut Özakman
Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Basım Yılı: 2005
747 sayfa

Turgut Özakman, Kurtuluş Savaşı ile ilgili olarak yüzlerce kaynaktan derlenmiş bilgileri, belgelere dayandırarak bir roman üslubu içerisinde anlatmaktadır. Şu Çılgın Türkler dört ana bölümden oluşmaktadır.

“Başlangıç” adı verilen ilk bölüm 28 Haziran 1914-1 Nisan 1921 tarihleri arasındaki dönemi kapsamakta ve özetlemektedir. İkinci Bölüm; Birinci Kitap adı altında ve “Yunan Büyük Taarruzu” adını taşımaktadır. Bu bölümde yer alan alt başlıklar ise; Kütahya-Eskişehir Savaşı’na Hazırlık, Kütahya-Eskişehir Savaşı, Sakarya Savaşı’na Hazırlık, Ankara’ya Yürüyüş ve Sakarya Savaşı’dır. Üçüncü Bölüm, İkinci Kitap başlığıyla Türk Büyük Taarruzu adını taşımaktadır. Bu bölümde de; Büyük Taarruza Hazırlık, Afyon Güneyine Yürüyüş ve Büyük Taarruz alt başlıkları bulunmaktadır. Roman Sonuç bölümüyle sona ermektedir.

17’nci yüzyılın ortalarından itibaren gerilemeye başlayan ve Birinci Dünya Savaşından yenik ayrılan Osmanlı İmparatorluğu bu savaş sonunda 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalamıştır. Ülkenin dört bir yanı galip devletler tarafından işgal edilmeye başlanmıştı. İtalyanlar Güneybatı Anadolu, Fransızlar ve Ermeniler Çukurova, İngilizler Musul ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleşirler. İstanbul ise başta İngilizler olmak üzere ortaklaşa işgal edilmiştir. 15 Mayıs 1919’da ise İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilir.

İzmir’in işgalinin ardından dört gün sonra Mustafa Kemal Paşa 9’ncu Ordu Müfettişi göreviyle Samsun‘a çıkar. Fakat O, işgale karşı tepki gösterir ve milleti işgale karşı direnişe hazırlamak maksadıyla kongreler düzenler. Önce Amasya Tamimi yayınlanır, ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri toplanır. 23 Nisan 1920’de de Büyük Millet Meclisi açılır ve Ankara Hükümeti kurulur.

Diğer taraftan hem Yunan Ordusu hem de Türk Ordusu savaş için hazırlıklar yapmaktadır. Dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı neticesinde halk perişan durumdadır. Ordu dağılmış ve cephanelerine el konmuştur. İşte Türk Ordusu bu yokluklar içinde hazırlıklarına devam etmektedir. İki ordu arasındaki ilk ciddi karşılaşma Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde yaşanır. Yunan ordusu, hem asker sayısı hem de cephane olarak ordumuzdan kat kat üstün durumdadır. Kütahya-Eskişehir Muharebelerinde Afyon, Eskişehir ve Kütahya kaybedilir. Yunanlıların en büyük destekçisi İngilizler, Türklerin savaşı kaybedeceğinden çok emindir.

Türk Ordusunun ve Mustafa Kemal’in karşısındaki tek sorun Yunanlılar değildir. İçte de çok sayıda düşman vardır. Özellikle İstanbul Hükümeti ve pek çok sözde aydın savaşın kaybedileceğinden çok emindirler ve İngilizlerin güvencesi altında yaşamayı kabul etmektedirler. Yıllarca savaştan yılan askerler de ordudan kaçmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa ve başta İsmet Paşa olmak üzere Türk Ordusunun kurmayları, Kütahya-Eskişehir Muharebelerindeki yenilgilerin ardından orduyu toparlamak ve yeni bir savunma hattı oluşturmak için orduyu Sakarya Nehrinin batısına çekerler. Bu karar Büyük Millet Meclisindeki bazı milletvekilleri tarafından tepkiyle karşılanır. Meclis içindeki muhalifler bile savaşın kaybedileceğini düşünmektedir. Meclis içindeki muhaliflerin amacı farklı olsa da milletvekilleri Mustafa Kemal Paşanın ordunun başına geçmesi ister. Başkomutanlık teklifini kabul eden Mustafa Kemal Paşa, milleti topyekûn savaşa ortak etmek ve ordunun en kısa zamanda tekrar savaşa hazır hale getirilebilmesi için Tekalif-i Milliye Emirlerini yayınlar. Bu emirler ile halktan, elindeki çoraptan battaniyeye kadar sahip olduğu bir çok şeyi orduya teslim etmesi istenir. Zaten yoksul ve perişan bir durumda olan Türk Milleti yardımlarını ordusundan esirgemez. İstanbul’daki cephanelerde kalan top mermileri Anadolu’ya kaçırılır. Yunanlılar da ordularını güçlendirmek için hazırlık içerisindedir.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

3 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:29 am

HADES DEHŞETİ

Robert Ludlum | Roman / Amerikan Edebiyatı

Amerika’nın üç farklı yerinde üç kişinin, Ebola virüsüne benzer bir virüs nedeniyle hayatını kaybetmesi üzerine, ABD Askeri Bulaşıcı Hastalıklar Tıbbi Araştırma Enstitüsü devreye girer ve ölümleri inceleme görevini üstlenir. Enstitünün baş hekimi, aynı zamanda eski bir gizli servis üyesi olan Yarbay John Smith’dir. Ancak ölümlerin meydana geldiği günlerde bir konferans için yurt dışında bulunduğundan araştırma görevini meslektaşı ve aynı zamanda nişanlısı olan Dr. Sophin Russell üstlenir. John Smith ülkesine dönmek üzereyken FBI ajanı olan eski bir dostu tarafından uyarılır. Hem kendi hayatı hem de Amerikan halkı korkunç bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Ülkesine dönüp görevinin başına geçtiğinde, arkadaşının uyarılarının doğru olduğunu anlar, korkunç bir durum beklemektedir kendisini. Smith; SAS komandosu Peter, çocukluk dönemlerinden arkadaşı ve otistik bir dâhi olan Marty ve bir CIA uzmanından oluşan bir ekip kurar. Zorlu bir mücadele onları beklemektedir, para uğruna insanları ve dünyayı felakete sürüklemekten çekinmeyen bir psikopat ile onun maşası olan insanlara karşı bir savaş başlatırlar…

Amerikalı ünlü yazar Robert Ludlum, gerilim ve entrikanın ustasıdır. Robert Ludlum her biri bestseller olmuş yirmi bir kitap yazmıştır. Ludlum’un eserleri otuz iki dile çevrilmiş ve tüm dünyada 210 milyon adetten fazla satmıştır. Yazar yazdığı romanlarla milyonlarca okuyucuyu heyecanlandırmıştır. Diğer romanlarında olduğu gibi Hades Dehşeti’nde de Robert Ludlum tüm ustalığını sergilemiş, heyecanı ve gerilimi yüksek, soluk soluğa okunacak bir roman ortaya çıkarmış. Bir okuyucunun dediği gibi Ludlum, “Robin Cook’ın tıbbi gerilim romanlarıyla Tom Clansy’nin siyasi gerilim romanlarının tadını kendi entrika ustalığıyla karıştırarak” elinizden bırakamayacağınız bir kitap yazmış.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

4 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:30 am

ANKARA


Yakup Kadri Karaosmanoğlu | Roman / Türk Edebiyatı

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun başkent Ankara’yı anlatan romanı üç bölümden oluşmaktadır. Yazar Ankara’yı üç farklı zaman diliminde ve romanın baş kahramanı olan Selma Hanım karakterinin başından geçen olaylar çerçevesinde ele almıştır. Bu dönemler; Kurtuluş Savaşı öncesi, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yılları ile 1937-1943 yılları arasındaki dönemlerdir.

Selma Hanım ve Nazif Bey, banka görevlisi olan Nazif Bey’in Ankara’ya tayin olması ile Ankara’ya taşınırlar ve Tacettin Mahallesinde bir eve yerleşirler. O dönemlerde Ankara bir kasaba görünümündedir ve yoksulluk içerisindedir. Oturdukları ev, Birinci Dünya Savaşı döneminde zengin olan Ömer Efendi’ye aittir. Nazif Bey, bir gün eski arkadaşı ve milletvekili olan Murat Bey’le karşılaşır. Murat Bey, Nazif Bey’i eşi ile birlikte Etlik’teki bağ evine davet eder. Ankara’nın tekdüze hayatından sıkılan Selma Hanım’ın ısrarıyla bağ evindeki davete katılırlar. Burada Binbaşı Hakkı Bey’le tanışırlar. Selma Hanım, güçlü bir karakteri ve cazibesi olan Hakkı Bey’in milliyetçi ve vatansever düşüncelerinden etkilenir. Bu tanışma Selma Hanım’ın hayatının yönünü değiştirecektir. İçindeki gizli Millî Mücadele ruhu bu tanışma ile canlanır. Selma Hanım bir süre sonra yine bir sohbet toplantısında, İstanbul’dan ayrılarak Ankara’ya gelen yazar Neşet Sabit ile tanışır. Selma Hanım Neşet Sabit’in konuşmalarından da etkilenir. Bu etki romanın ilerleyen bölümlerinde görülmektedir.

Binbaşı Hakkı Bey ve Neşet Sabit ile tanışmasıyla birlikte Millî Mücadele ruhu ağır basmaya başlayan Selma Hanım cephede görev almak ister ve bunun için Hakkı Bey’den yardım ister. Bir süre sonra da Eskişehir’deki bir askerî hastanede çalışmaya başlar. Fakat Yunanlıların Eskişehir’e doğru taarruza geçmesiyle Ankara’ya geri döner. Bu sırada Ankara halkı Yunanlıların Ankara’ya ulaşma ihtimaliyle şehri boşaltma telaşındadır. Selma Hanım ise zaferden ve Yunanlıların Ankara’ya ulaşamayacağından emindir. Kocası Nazif Bey de Ankara’dan ayrılma taraftarıdır. Fakat Selma Hanım Ankara’yı terk etmez ve Cebeci Hastanesinde çalışmaya devam eder. Selma Hanım’ı ikna edemeyen Nazif Bey eşinden ayrılır. Kurtuluş Savaşı sonucunda Selma Hanım’ın haklı olduğu görülür ve Türk Ordusu Yunanlılara karşı zafer kazanır. Artık düşman işgali sona ermiştir. Binbaşı Hakkı Bey savaşın ardından Ankara’ya döner, rütbesi artık Miralay’dır. Bir süre sonra da Selma Hanım ile Hakkı Bey evlenirler.

Millî Mücadelenin ardından bir çok kişi görevlerinden ayrılmaya başlamıştır. Hakkı Bey’de ordudan emekliye ayrılır ve bir şirkette çalışmaya başlar. Milletvekilliğinden, bürokratlık ve yöneticilik görevlerinden ayrılan insanlar, Atatürk İnkılaplarını ve batılılaşmayı yanlış yorumlamış, lüks bir yaşam sürmeye başlamıştır. Mili Mücadele ruhu kaybolmuştur. Bu durumdan rahatsızlık duyan Selma Hanım, Hakkı Bey’den boşanır ve Neşet Sabit’in aracılığıyla öğretmenlik yapmaya başlar. Bir süre sonra Selma Hanım ile Neşet Sabit evlenirler.

Selma Hanım öğretmelik yaparken, Neşet Sabit de ünlü bir yazar olmuştur. Yazdığı tiyatro oyunları Devlet Tiyatrolarında sahnelenmektedir. Yıl 1933’tür ve Cumhuriyet kurulalı on yıl olmuştur. Selma Hanım ve Neşet Bey, Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutkunu büyük bir coşkuyla dinlerler. Selma Hanım 1943 yılında yapılacak Cumhuriyet kutlamalarını hayal etmektedir. Cumhuriyet’in yirminci yıl kutlamaları için bir davetiye almıştır ve düzenleme komitesine seçilmiştir. Oysa Onuncu Yıl Nutku hâlâ kulaklarında çınlamaktadır. Kutlamalar, onuncu yılda olduğu gibi yine coşkuyla yapılır.

Yakup Kadri romanında Ankara’yı üç farklı dönemde ele alarak, Cumhuriyet öncesi ve sonrasına ışık tutmaktadır. Millî Mücadele döneminde herhangi bir çıkar gözetmeksizin vatan için mücadele veren bazı subay ve politikacıların daha sonraları Milli Mücadele ruhunu kaybetmelerine üzülen yazar, romanının son bölümünde gerçeğe sırtını dönerek, kahramanlarını kendi hayal ettiği bir çeşit “inkılâp düşü”nde yaşatmaktadır.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

5 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:30 am

METAL FIRTINA


Orkun Uçar ve Burak Turna tarafından kaleme alınan Metal Fırtına, yayımlandığı dönemde büyük yankı uyandırmıştı. Kitapta, Türk-Amerikan Savaşı ele alınmaktadır. 23 Mayıs 2007 günü Kuzey Irak’taki Türk askerî birliği, müttefik ABD’nin saldırısına uğrar. Amerikan 101. Hava İndirme Tümeni, Irak’ın kuzeyindeki Türk Deniz Piyade Tugayı’na saldırmıştır.

Saldırının yapıldığı saatlerde, ABD’de Metal Fırtına operasyonunun ayrıntıları görüşülmektedir. Operasyonun hedefi İstanbul ve Ankara’yı ele geçirmektir. Türkiye’ye yönelik operasyonun arkasında bir madencilik ve enerji şirketinin ortaklarından olan Lynam adında bir işadamı vardır. Saldırı haberi üzerine Ankara’da Genelkurmay Başkanlığındaki harekât merkezinde toplantılar yapılır. Öncelikle diplomatik yolların kullanılması düşünülmektedir. Bu sırada Irak’taki Türk birliklerine yönelik saldırılar ise devam etmektedir. Bunun üzerine Başbakan, ABD’nin saldırıları ve Türkiye üzerindeki emelleri hakkında basına açıklamalar yapar. Bu sırada Türk istihbaratının başına yeni atanmış olan Çetin Kutlu elinde bir dosya ile Başbakanı beklemektedir.

Türk istihbarat timi Gri Tim üyesi olan ve görevi gereği Fransa’da yaşayan Gökhan Birdağ, aldığı bir emir ile Ermeni asıllı bir silah tüccarının bürosuna girer ve bir dosya bulur. Dosyada, Türkiye’deki bor, uranyum ve toryum madenlerinin işletme hakkının 2007 Aralık ayından itibaren bir madencilik şirketine ABD tarafından satıldığı yazmaktadır. İşte MİT Müsteşarının elindeki dosya bu dosyadır ve Amerikan saldırısından dört ay önce ele geçmiştir. Ancak dosya aylarca hasır altı edilmiştir. Amerikan saldırısının ana hedefi Türkiye’deki zengin maden yataklarını ele geçirmektir.

Amerikan saldırıları tüm şiddetiyle devam etmektedir ve diplomatik yollardan da bir sonuç alınamamıştır. Amerika’nın Türkiye’ye saldıracağını dört ay önceden öğrenen Gökhan Birdağ yanındaki atom bombasıyla bir çiftlikte uygun zamanı beklemektedir. Eğer saldırılar sona erdirilmezse New York ve Washington’da bombaları patlatacaktır.

Amerikan Ordusu, Anıtkabir’i bombalamış ve İstanbul’a hava saldırısına başlamıştır. Gökhan Birdağ Washington’da merkezî bir yere atom bombasını yerleştirir. Bombanın patlamasıyla Washington’daki bir çok önemli merkez yok olur. Amerikan istihbarat elemanları Gökhan Birdağ’ın saklandığı yeri tespit eder ve yakalamak için harekete geçerler. Savaşı Florida’daki bir merkezden takip eden ABD Başkanı Türkiye’ye tehditler yağdırır.

Türk ve Amerikan orduları arasındaki savaş tüm şiddetiyle sürerken, Türkiye’nin Rusya, Çin, Almanya ve Fransa ile görüşmeleri de devam etmektedir. Rusya Devlet Başkanı Başbakana, bor, uranyum ve toryum madenlerinin işletiminde bu ülkelere pay verilmesi durumunda yardım edeceklerini bildirir. Anlaşma sağlaması üzerine dört ülkenin temsilcileri Birleşmiş Milletler binasında ABD’ye ültimatom verirler. ABD bu ültimatom karşısında çaresiz kalır. ABD Başkanı istifaya zorlanır ve böylece savaş sona erer.

Amerikan istihbaratının elinden bir Alman ajanın yardımıyla kurtulan Gökhan Birdağ hasta yatağında savaşın bittiği haberini alır. Birdağ’a yardım eden Alman ona bazı fotoğraflar gösterir. Fotoğraflarda yer alan kişi, savaşın arka planındaki isim olan Adrian Lynam’dır. Bunu öğrenen Gökhan Birdağ intikam yemini eder.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

6 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:32 am

ARABA SEVDASI

Recaizade Mahmut Ekrem’in, Araba Sevdası adlı bu romanı, Namık Kemal’in bu eserden on yıl önce yayınlanmış İntibah adlı romanından belirgin izler taşıyan bir eserdir. Bir dönemin toplumsal yaşamını ele alan eserde, mizah ve hiciv ögeleri de ustalıkla kullanılmıştır.

Bir paşanın oğlu olan Bihruz Bey, babasının on beş yıl boyunca sürekli tayin olması nedeniyle şehir şehir dolaşmış ve iyi bir eğitim alamamıştır. Babasının İstanbul’da bir rüştiyeye tayin olmasıyla İstanbul’a taşınırlar. Fakat altı ay sonra babası yine bir vilayete tayin olur. Ancak bu kez Bihruz Bey, eğitimini tamamlaması amacıyla annesiyle birlikte İstanbul’da bırakılır. Bihruz Bey eğitiminin yanında maaşlı hocalardan Fransızca dersleri de alır. Ailenin tek çocuğu olan Bihruz Bey’in babası çok zengindir. Bu nedenle eğitime ve Fransızca derslerine pek önem vermez ve yarım yamalak Fransızca öğrenir. Babasının ölümüyle Bihruz Bey ve annesine büyük bir miras kalır.

Bihruz Bey eğlenceye çok düşkündür. Babasının servetinin harcamayla bitmeyeceğini düşünmektedir. Annesiyle birlikte yaz aylarını Çamlıca’da, kış aylarını ise Süleymaniye’deki bir konakta geçirirler. En büyük zevkleri süslü arabalarla gezmek, mesire yerlerini dolaşmak, gösterişli kıyafetler giymek, konuşurken Fransızca kelimeler kullanmak, özellikle Fransızca bilmeyen insanlarla Fransızca konuşmaktır.

Bihruz Bey bir gün Çamlıca’daki mesire yerlerinde dolaşırken, güzel bir arabanın içinde sarışın bir kadın görür. Kadına aşık olmuştur ve geceleri kadını düşünmekle geçmektedir. Kadınla konuşmaya karar verir fakat bir türlü beceremez. Bunun üzerine bir mektup yazar ve kadının arabasına bırakır. Bihruz Bey kadının zengin ve asil bir aileden olduğunu düşünmektedir. Oysa Periveş adlı bu kadın bir sokak kadınıdır ve araba da kiralıktır. Bu sırada Bihruz Bey’in serveti hızla tükenmekte, elindeki malları birer birer satmaktadır. Fakat gösterişli yaşamından hiç taviz vermez.

Bihruz Bey, mektup olayından sonra sarışın kadını bir daha göremez. Günleri kadını düşünmekle geçer. Bir gün Bihruz Bey’in yalancılıkla ünlü arkadaşı Keşfi Bey kendisine kadının öldüğünü söyler. Bihruz Bey büyük acılar çeker, en azından kadının mezarını bulmak ister, fakat hiç bir iz yoktur. Bir akşam Şehzadebaşı dolaylarında dolaşırken Periveş’e çok benzeyen bir kadına rastlar. Kadının Periveş’in kız kardeşi ve ya ablası olduğunu düşünerek konuşmak için yanına gider. Fakat karşılaştığı kadın Periveş’tir ve Bihruz Bey bütün geçekleri öğrenir. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. Periveş ve yanındaki kadının alaycı kahkahaları arasında oradan uzaklaşır. Bihruz Bey, hem sevgilisini hem de servetini kaybetmiş bir insandır artık.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

7 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:44 am

FARELER VE İNSANLAR


Ünlü yazar John Steinbeck, Fareler ve İnsanlar adlı bu eseri ile 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmıştır. Romanın kahramanları George ve Lennie çok yakın iki arkadaştır. İkiliden George ufak tefek fakat akıllı, işini bilen birisi iken arkadaşı Lennie, iriyarı cüssesine rağmen çocuksu ve saftır hatta biraz aptal bile denebilir. George ve Lennie çiftliklerde çalışarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Karakterleri çok zıt olsa da birbirlerine çok bağlıdırlar.

İki arkadaşın hayalî para biriktirerek kendilerine bir arazi ve ev almaktır. Özellikle Lennie, alacakları evde tavşan yetiştirmeyi düşlemektedir. George ve Lennie çalıştıkları çiftlikten, Lennie’nin çiftlik sahibinin kızının parlak ve yumuşak eteğine dokunması ve bırakmaması üzerine kızın bağırması nedeniyle çıkan olaylar nedeniyle kaçmak zorunda kalmışlardır. Lennie’nin yumuşak şeylere karşı zaafı vardır. Fakat iri yarı ve güçlü olması nedeniyle, bazen okşadığı yumuşak şeyleri yanlışlıkla öldürebilmektedir. Soledad kasabasındaki bir çiftlik için adam arandığını öğrenirler ve yola koyulurlar. Havanın kararmaya başlaması üzerine bir gölün kıyısında konaklarlar, geceyi burada geçirip sabah yola devam edeceklerdir. Bu sırada George, Lennie’nin elindeki bir şeyle ilgilendiğini görür, Lennie’nin elinde ölü bir fare vardır. George Lennie’ye fareyi atmasını söyler, Lennie atmayınca da elinden alır ve atar. George, para biriktirip bir ev alınca kendisine hayvanlar alacağını söyleyerek Lennie’yi teselli eder. Sabah olunca yola koyulurlar. George yolculuk boyunca Lennie’yi çiftlikte hiçbir olaya karışmaması yönünde uyarır.

Çiftliğe ulaştıklarında patronla tanışırlar ve kalacakları yeri görürler. Patronun Curley adında bir oğlu vardır. Ufak tefek bir adam olan ve bu nedenle iri yarı insanlardan pek hoşlanmayan Curley, Lennie’yi gözüne kestirir. Lennie ile kavga etmek için fırsat kollayan Curley, bulduğu ilk fırsatta Lennie’yi sıkıştırır fakat Lennie adamın elini kırar. Curley’in karısı ise çiftlikteki herkesle kırıştıran bir kadındır ve şimdi de George ile Lennie’yi gözüne kestirmiştir. George, kadının başlarına iş açmasından korkar ve Lennie’yi uyarır.

Çiftlikteki çalışanların en büyük eğlencesi nal oyunu oynamaktır. Yine bir akşam nal oyunu oynanırken Lennie ise ahırda, çiftlikle çalışan Slim’in kendisine verdiği yavru köpeği sevmektedir. Fakat Lennie fareyi severken yanlışlıkla öldürdüğü gibi köpeği de öldürür. Bu sırada içeri giren Curley’in karısı durumu fark eder ve bu fırsattan yararlanarak Lennie ile sohbet etmeye başlar. Kadın, Lennie’nin saçlarını okşamasına izin verir. Fakat Lennie, kadının saçlarını sert bir biçimde okşamaya başlayınca kadın bırakmasını ister. Ancak Lennie bırakmaz ve okşamaya devam eder. Bunun üzerine kadın çığlık atmaya başlar. Panikleyen Lennie korkar ve kadının ağzını kapatır. Nefessiz kalan kadın bir süre sonra bacaklarının arasına yığılır kalır.

George ve Lennie çiftliğe gelmeden önce, kötü bir olay meydana geldiğinde buluşmak üzere bir yer belirlemişlerdir. Kadını istemeyerek de olsa öldüren Lennie, daha önce kararlaştırdıkları çalılığa gider ve saklanır. Kısa süre içinde Curley’in karısının cesedi bulunmuştur. Cinayetin ortalarda görünmeyen Lennie tarafından işlendiği çok geçmeden anlaşılır. Curley ve çiftlik çalışanları silahlarını alırlar ve Lennie’yi aramaya başlarlar. Ne yapacağını şaşıran George ise önce kaldıkları barakaya gider, bir silah alır ve herkesten önce Lennie’yi bulmak için doğruca çalılıklara gider. Lennie de panik içinde George’un gelmesini beklemektedir. George Lennie’nin yanına oturur ve konuşmaya başlarlar. Lennie, alacakları evi ve hayvanları hayal etmektedir. Bu sırada George Lennie’yi ensesinden vurarak öldürür. Curley ve çiftlik çalışanlarının Lennie’yi öldürmeden bırakmayacaklarını ve buna dayanamayacağını düşünerek arkadaşını kendi elleriyle öldürmüştür. Silah sesini duyanlar olay yerine vardıklarında gördükleri karşısında şaşırırlar ve George’u teselli etmeye çalışırlar ve çiftliğe doğru yürürler.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

8 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:46 am

SAVAŞ VE BARIŞ

Eserin Adı: Savaş ve Barış
Yazarın Adı: Tolstoy
Kullanılan Baskı: Birinci baskı, İstanbul, Ağustos 2001. Mavi Yelken Yayınları.
Konusu: 1804’lerde başlayan bu olay Çar Rusya’sının Fransa ile olan savaşlarını ve devamında gelişen olayları anlatıyor.
Ana Fikri: Her zaman kalbimizden gelen ve doğru bulduğumuz sese uymalıyız, çünkü o ses hiçbir zaman yalan söylemez.
Türü: Savaş ve Barış, Rusya-Fransa savaşlarını konu edindiği için tarihî romandır.
Eser Adı ile Muhteva: “Savaş” Rusya ile Fransa arasında geçen mücadeleyi anlatırken, “Barış” ise romanda geçen aşkları anlatmaktadır.

Özet:
İhtiyar Prens Bezukof uzun zamandan beri hastadır ve ölümle pençeleşmektedir. Bütün çocukları onun öldüğünde mirası nasıl dağıtacağını merak ederler ve ihtiyar adam bütün parasını çok sevdiği oğlu Piyer’e bırakmıştır. Petersburg kibar alemin de pek saygın bir yere sahip olmayan Piyer şimdi el üzerinde tutuluyordu.
Fransa ile yapılacak savaş başlamak üzere idi ve hazırlıklar yapılıyordu. Bu savaşa Andre, Nikola, Denisof ve daha niceleri gidiyordu. Bütün alaylar hazırlandıktan sonra savaş başlar. Uzun uğraşlar sonucu Fransız orduları püskürtülür.
Petersburg kibar aleminin sayılı isimlerinden olan Prens Vasili, güzelliği ile tanınmış kızı Elen’i, zengin olması sebebiyle Piyer ile evlendirmek istiyordu. Bir balodaonları bir araya getiren Vasili daha sonra aralarından çekildi. İlk açılan Prenses Piyer’i öptü ve sonrasında evlendiler.
Fransız’lar bir daha taarruz edeceklerdi. Her şey Osterliç Savaşından bir gün önce hazırlandı. Savaş başladığından bir süre sonra Ruslar büyük kayıplar vermeye başlamışlardı. Sonunda Rusya yenildi, İmparator yaralanmış, Başkumandan vurulmuş, diğerleri ise kaçmışlardı. Prens Andre savaş alanında kalmıştı ve Fransızlar tarafından esir alınmıştı.
Piyer’in kulağına Dolokof’un Elen’i lekelediği gelmişti ve o zamandan beri canı çok sıkkındı. Sofrada hep birlikte oturuyorlarken Dolokof’un elinde bulunan kâğıdı istemiş ve Dolokof’da vermeyince Piyer ona bir düello teklif etmiş, bu düelloda onu yaralamıştı. Dolokof yerde yaralı yatarken onu Nikola almıştı. Bu olaydan sonra Piyer karısı Elen’i terk etti.
Andre’nin evine onun esir düştüğü haberi çoktan gelmişti ve oradakileri çok üzmüştü. Karısı Liza doğum dönemlerine giriyordu. Bir zaman sonra Liza’nın sancıları artmış ve doğurmasının vakti gelmişti. O anda içeriye Andre girdi. Fransızlar onu serbest bırakmışlardı. Liza’yı gördükten sonra dışarı çıkarıldı. Girdiğinde ise bir erkek çocuk dünyaya getirmiş olan Liza ölmüştü.
Çar ile Napolyon arasındaki bağ o kadar güçlenmişti ki artık savaş olmuyor, hatta bazı kesimler Çar’ın kız kardeşlerinin birinin Napolyon ile evleneceği söylentisi bile çıkmıştı.
Piyer Petersburg masonluğunun üyelerinden biri oldu. Mason olduktan sonra karısı Elen’in ondan af dileme niyetinde olduğunu öğrendi. Hatta bununla ilgili bir mason gelerek ona karısını kabul etmesi hakkında nasihatte bulur, eğer karısını kabul etmese bunun masonluğa uymayacağını da söyler. Piyer karşısında herkesin bir ağız birliği etmiş olduğunu anlar ve kabul eder.
Petersbug’da düzenlenen bir baloda Andre Nataşa’yı görür ve çok beğenir. Baloda onunla birkaç kere dans eder. Balodan sonra bile onu unutamamaktadır. Piyer’in cesaretlendirmeleri ile gidip açılmaya karar verir. Önce Nataşa’nın annesine konuyu açar, kadın kabul eder. Daha sonra gidip Nataşa’ya bu konuyu açtığında kız da havalara uçmuştur. Fakat arada tek bir sorun kalmıştır, o da Andre’nin babasının düğünü bir yıl sonra yapma isteğidir. Bu bir yıl boyunca Andre yurt dışında gezmeli ve dolaşmalıdır. Nataşa bu öneriyi kabul eder ve hep onu bekleyeceğini söyler. Andre gitmeden önce gizlice nişanlanırlar.
Andre gezide olduğu sırada Nataşa bir baloya katılır. Orada Prens Vasili’nin işe yaramaz oğlu Anatolu görür. Anatol Nataşa ile tanışmak isteğindedir. Anatol kız kardeşi Elen sayesinde Nataşa ile tanışır. Onunla uzun süre konuşur ve gelecek baloya davet eder. Nataşa konuşmadan sonra fazla ileri gittiğini düşünür ve pişman olur. Daha sonrasında davet edildiği baloya gider. Orada Anatol onu karşılar ve ona onu sevdiğini söyler. Nataşa ona nişanlı olduğunu söylediği halde adam aldırmaz. Nataşa bundan çok etkilenir ve onu sevmeye başlar. Balodan döndükten sonra olayı Sonya’ya anlatır. Sonya o adamdan kimseye hayır gelmeyeceğini, işe yaramazın teki olduğunu anlatmaya çalışsa da Nataşa onu dinlemez ve hatta ona karşı olan hakaretlerinden dolayı bozuşurlar. Sonya zamanla Nataşa’nın Anatol ile kaçma planları yaptığını anlar ve bu konuyu hemen Nataşa’nın amcasına açmaya karar verir. Gece Anatol’a Dolokof yardım ediyordu. Anatol kapıdan girip birkaç adım ilerledi. Fakat karşısına iri bir adam çıktı. Anatol kıvrak bir hareketle onun elinden kurtuldu. Nataşa, Piyer’den Anatol’un evli olduğunu duyunca bu ilişkiye son verdi ve Sonya ile konuşmaya başladılar.
Fransa-Rusya savaşı gene başlamıştı. Bu savaşa Nikola, Andre gibi eski askerlerin yanında yeni olan Piyer de katıldı. Savaşta Fransa ilerliyor ve Lisi-Gori’ye kadar gelmeye başlıyordu. Andre Mari’ye ve ihtiyar prense bir mektup göndererek hemen Moskova’ya gitmelerini söyler.
İhtiyar prens oradan ayrılmadan önce bir felç geçirir. Sağ tarafı tutmamaktadır. Mari hâlâ ona bakmaktadır.İhtiyar prens bu halde bazı şeylerin farkına varmaya başlar. Prenses Mari’ye çok çektirdiğini anlar, sürekli ondan özür diler. Doktor gelip onu muayene ediyordu ve bir gün onu yatağında ölü buldular.
Mari’nin Moskova’ya gitmesine mujikler engel oluyordu. Oradan geçerken bunu gören Nikola Mari’ye yardım ederek onun oradan kurtulmasını sağladı. O anda Mari ile Nikola arasında ilk elektriklenme gerçekleşti.
Fransız orduları Moskova’ya da yaklaşmaya başladılar. Kısa süre sonra Moskova’yı da aldılar. Herkes arabalarıyla gitmekteydi. Arkalarına baktıklarında ise Moskova yanıyordu.Andre bu savaşta çok ağır yaralanmıştı. Rostof ailesi de yüklerini arabalara yüklüyordu. Fakat daha sonra o yüklrin bir kısmını boşaltıp savaş yaralılarını almaya başladılar. Bir köyde mola verdiklerinde yaralılar boşaltıldı ve herkes dinlenmeye çıktı. Nataşa, yaralıların arasında Andre’nin de olduğunu duyunca gözüne uyku girmedi ve gidip ona baktı. Nataşa ondan yaptıklarından dolayı özür diledi ve ona onu sevdiğini söyledi. Andre’nin durumu çok ağırdı. Ateşi düşmüyordu.
Moskova’da kalan Piyer birisine yardım etmeye çalışırken, kendisinin kundakçı olduğunu sanan askerler onu tutuklarlar ve ceza evine koyarlar. Oradan bir grup ile birlikte çıkarılırlar ve bu gruptaki bir kaç insan kurşuna dizilir. Kendisinin kurtulduğuna şaşmaktadır.
Piyer’in karısı Elen anjin sebebiyle ölür. Yine aynı günlerde Nikola’ya bir mektup gelir ve bu Sonya’dandır. Sonya ona aşklarının artık sürmeyeceğini anlatır. Bu mektubu Nikola hemen Mari’ye götürür. Bu mektup sayesinde Nikola-Mari aşkı daha da alevlenir. Mari bundan sonra Andre’nin yanına gitmeye karar verir ve yanında küçük Nikolenka’yı da götürür. İki gün boyunca Andre’nin başından ayrılmadılar. İki gün sonra Andre öldü.
Fransa Moskova’yı ve diğer aldığı yerleri elde tutamadı ve büyük bir ger çekiliş başlar. Bu geri çekiliş esnasında Nataşa’nın henüz on altı yaşındaki kardeşi Petiya kaçanların peşinden kovalarken kafasına kurşun alarak öldü. Rostof’lar bunun acısını da yaşamak zorunda kaldılar.
Nataşa Andre ve Petiya’nın acısın unuttuktan sonra Piyer Mari’nin de yardımıyla Nataşa ile evlendi.
Nikola ile Mari yaklaşık Piyer’lerin evliliğinden bir veya iki yıl sonra evlendiler. Nikola babasının girdiği borçları ve zararların hepsini kapattı. Hem de Mari’nin hiçbir hissesini satmadan.
Nikola ile Mari’nin bir kızları olur. Nataşa ile Piyer’in ise üç kızları ve bir de erkek çocukları olur. Andre’nin oğlu Nikolenka ise Piyer’i babası olarak görüyor ve hep onu örnek alıyordu.






Olay Örgüsü:
- Piyer’in babasının hastalanıp ölmesi.
- Savaş hazırlıklarının yapılması ve savaşın başlaması.
- Piyer ile Elen’in evlenmesi.
- Andre’nin esir düşmesi.
- Piyer’in Dolokof ile düello yapması.
- Andre’nin dönüşü ve Liza’nın ölümü.
- Piyer’in Elen’i tekrar kabul etmesi
- Andre’nin Nataşa’ya aşık olması.
- Nataşa’nın Anatol’a aşık olması.
- Savaşın tekrar başlaması.
- Andre’nin tekrar ortaya çıkması.
- Piyer’in esir düşmesi.
- Andre’nin ölümü.
- Nataşa ile Piyer’in evliliği.
- Nikola ile Mari’nin evlenmesi.

Şahıslar Kadrosu:
Piyer: İri yapılı, cesur bir adamdır, fakat biraz çekingendir. Babası Prens Bezukof’un nikahsız bir kadından olma çocuğudur. İlk olarak Elen’i sevmekteydi fakat daha sonra Nataşa’ya değişik duygular hissetmeye başlamıştır. Fakat Andre’den dolayı ona açılamamaktadır. Karısının ölümünden sonra ona daha da aşık olmaya başlamıştır.Andre öldüğünde evlenmişlerdir.
Andre: Kısa boylu cesur ve akıllı bir askerdir. Prenses Liza ile evlidir. Karısı doğururken öldükten sonra Nataşa’ya açılmaya karar vermiştir. Son savaşta ağır yaralanması sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Arkasında yetim bir çocuk bırakmıştır. Piyer’in iyi bir dostudur.
Nikola: Çok büyük bir vatanseverdir. Ailesine çok düşkün, hep onların dediğinin olmasını isteyen bir karakterdir. Hatta bu sebepten dolayı, biraz da çıkan aksiliklerden dolayı sevdiği kızı, Sonya’yı terk etmiştir. Daha sonra gölünü Prenses Mari’ye kaptırıp onunla evlenmiştir.Savaşa askerlik yapmaya gitmiştir.
Nataşa: Yaşadıklarından çok çabuk etkilenen bir kızdır. Aşk bakımından kararları çok değişmektedir. Önce Boris’e gönlünü kaptırır, daha sonra Andre’ye, sonrasında Anatol’a ve sonra tekrar Andre’ye dönmüştü, fakat Andre aynı günlerde ölür. Bunun etkisini üzerinden attığında Piyer’le evlenmiş ve mutlu bir yaşam sürmüşler.
Sonya: Fakir ama çok güzel bir kızdır. Kuzeni Nikola’yı sevmektedir ve aşkı karşılıksız değildir, fakat bir süre sonra ona bir mektup yazarak ayrılmıştır. Nikola, Mari ile evlendiğinde Mari’den nefret etmeye başlmıştır.
Mari: Biraz çirkindir, fakat vefalı bir insandır. Babasının ona o kadar çektirmesine rağmen onu ölümüne kadar yalnız bırakmamıştır. Nikola’yı sevmektedir.
Elen: Çok güzel, fakat az huysuzdur. Erkeklerin hepsi ona hayrandır. O yaşadığı yanlış bir şeyden dolayı Piyer’le kısa süreliğine bozuşur. Daha sonrasında anjinden ölür.
Liza: Andre’nin eşidir ve ona çok bağlıdır. Çok güzel bir kadındır ve bir o kadar da güzel huyludur. Doğum yaparken ölmektedir.
Denisof: Oldukça cana yakın ve samimi bir insandır. Nataşa’yı sevmektedir, fakat Nataşa ona yüz vermeyince vazgeçer.
Dolokof: Denisof’un tam tersine bir adamdır. Bir zamanlar Piyer’in arkadaşı idi, fakat Piyer’in karısı Elen’i lekelemesi sebebiyle Piyer onu arkadaşlıktan siler. Daha sonra Sonya’ya bir evlilik teklifinde bulunur fakat Sonya onu kabul etmeyince vazgeçer.

Zaman: Bu olay 1804’lerde başlamıştır. Fransa-Rusya savaşları dönemini anlatmaktadır.
Mekân: Olayın geçtiği veya söz edilen belirli bir yer yoktur; birkaç yer mevcuttur. Bunlar Lisi-Gori, Moskova ve St. Petersburg’dur.
Dil, Üslûp ve Anlatım: Yazar akıcı ve sade bir dil kullanmıştır. Bu doğrultuda anlatımda açık ve akıcıdır. Yer yer süslü anlatımlara yer verilmiştir. Fakat geneli sade bir şekilde yazılmıştır.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

9 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:47 am

DİRİLİŞ

Rus ve Dünya Edebiyatının en önemli yazarlarından Tolstoy’un Diriliş adlı bu eseri, vicdan azabının insan hayatı üzerinde neden olduğu baskıları anlatan, aynı zamanda ceza hukukuna yönelik ağır eleştiriler içeren önemli bir romandır. Romanın kahramanlarından Katyuşa küçük yaşta ailesini kaybetmiş, iki yaşlı kadının evinde hizmetçi olarak yaşamını sürdüren, genç ve güzel bir kızdır. Dimitri Nehludov ise erken yaşta babasını kaybetmiş, yirmili yaşlarında ve Rus Ordusunda görevli bir subaydır.

Nehludov, Katyuşa’nın yanında kaldığı kadınların yeğenidir ve birkaç günlük tatil için halalarının yanına gelir. Katyuşa için zor günler Nehludov’un eve gelişiyle başlar. Katyuşa güzelliğiyle genç adamın ilgisini çekmiştir. Genç kız bu duruma karşı çıkmaya çalışsa da duygularına hâkim olamaz ve Nehludov’un evden ayrılacağı günden bir gece önce birlikte olurlar. Ertesi gün Nehludov evden ayrılır. Evin hanımlarının bu yasak aşktan haberleri yoktur ancak birkaç ay sonra Katyuşa’nın hamile olduğu anlaşılır ve gerçek ortaya çıkar. Kadınların Katyuşa’ya karşı davranışları ve tavırları değişir ve bir süre sonra da evden kovarlar. Çiftlik evinden ayrılmak zorunda kalan Katyuşa, köyde bir tanıdığının evine sığınır. Çocuğunu burada dünyaya getirir ve aileye daha fazla yük olmamak için evden ve köyden ayrılır. Şehire gitmeye karar veren Katyuşa çocuğunu kimsesiz çocuklar yurduna yerleştirir.

Zor ve acımasız hayat koşulları Katyuşa’yı bir hayat kadını yapar. Randevuevi sahibi bir kadınla tanışır ve burada çalışmaya başlar. Bir gün çalıştığı randevuevinin zengin müşterilerinden biri soyulur ve öldürülür. Olaydan bir gece önce Katyuşa işi gereği adamla birlikte bir otelde birlikte olmuştur. Adam Katyuşa’dan çok memnun kalmış ve bir yüzük hediye etmiştir. Bu kötü tesadüf nedeniyle suç Katyuşa’nın üzerine kalır. Mahkemeye çıkarılan Katyuşa suçsuz olduğunu, adamı kendisinin öldürmediğini ve yüzüğün de hediye olarak kendisine verildiğini söylese de kimseyi inandıramaz. Mahkemedeki jüri üyelerinden biri de Nehludov’dur. Nehludov, Katyuşa’yı görür görmez hemen tanımıştır ama Katyuşa durumun farkında değildir. Nehludov, Katyuşa’nın düştüğü bu durumdan kendisini sorumlu tutmaktadır. Onun serbest kalması için elinden geleni yapar. Ancak mahkeme genç kadını suçlu bulur ve Sibirya’da kürek cezasına mahkûm eder.

Geçmişte yaptığı hatalardan büyük pişmanlık duyan Nehludov vicdan azabı çekmektedir. Katyuşa’nın kurtulması için elinden geleni yapmaya kararlıdır. Tanıdığı tüm soylu kişilere başvurur ve mahkemenin tekrar görülmesi için uğraşır. Fakat tüm çabaları sonuçsuz kalmaktadır. Nehludov uzun uğraşlar sonucu hapishanede Katyuşa ile görüşmek için izin alır. Fakat görüşme beklediği gibi geçmez, Katyuşa oldukça mesafeli davranır. Nehludov, Katyuşa’nın suçsuzluğunu ispat etmek ve savunmasını yapmak istemektedir. Sonunda ikna etmeyi başarır. Bundan sonra sık sık Kayuşa’yı ziyaret etmeye başlar. Bu ziyaretleri dolayısıyla, çok zor ve kötü koşullardaki insanları görür, fikirleri değişmeye ve bu insanlara da yardım etmeye başlar. Bu arada ceza hukuku sistemindeki çarpıklıkları da görür.

Nehludov’un çabalarından bir sonuç çıkmayınca Katyuşa cezasını çekmek üzere Sibirya’ya götürülür. Nehludov, Katyuşa’ya destek olmak ve bu zorlu yolculukta yalnız bırakmamak için yolculuğa katılır. Sibirya’da mahkemenin tekrar görülmesi için valiye başvurur. Tekrar görülen mahkemede Katyuşa’nın suçsuz olduğu kabul edilir ve daha uygun bir yerde sadece sürgün cezası çekmesine karar verilir. Nehludov, Katyuşa’ya bir iş bulur ve evlenmek istediğini söyler. Fakat Katyuşa, Nehludov’a daha fazla zorluk çıkarmamak ve üzmemek için, cezası sırasında tanıştığı bir mahkumla evlenir. Nehludov için artık yapacak bir şey kalmamıştır. Tüm bu yaşanalar onu farklı bir insan haline getirir ve hayatı boyunca doğru yolda mücadele etmeye karar verir.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

10 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 10:49 am

VATAN YAHUT SİLİSTRE

Namık Kemal, 21 ARALIK 1840’ta Tekirdağ’da doğdu. Müneccimbaşı Mustafa Asım ile Fatma Zehra Hanım’ın oğludur. Sekiz yaşındayken annesinin ölümü üzerine dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanına alındı. Bir yıl İstanbul’da Beyazıt ve Valide rüştiyelerinde okudu (1849). Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli merkezlerinde görevler alan dedesiyle birlikte dolaşır. Kars’ta bulundukları yıllar (1851-1854) müderris ve şair Seyyit Mehmet Hamit Efendi tarafından yetiştirildi. Bir yıl sonra İstanbul’a döndü. Burada Arapça ve Farsça öğrenimi gördü. Bir süre sonra kaymakamlık görevi verilen dedesiyle birlikte Sofya’ya gitti (15 Mayıs 1855). Sofya’da geçirdiği iki yıl Namık Kemal’e yeni öğrenim olanakları kazandırmış, Fransızca’ya ve ilk şiir denemelerine bu şehirde başlamıştır. 1857’de İstanbul’a gelen Namık Kemal bir süre sonra Tercüme Odası’na girdi ve hem edebiyat, hem düşün adamı kişiliğinin oluşması yolunda kendisine çok şey kazandıran bir ortam içinde yetişme olanakları buldu, Fransızcasını ilerletti.

Öte yandan dönemin düşün ve sanat adamlarının toplantılarına katılmaya başlamış, aralarında Leskofça’lı Galip, Hersekli Arif Hikmet, Şeyh Osman Şems gibi ünlü şairlerinde bulunduğu Encümen-i Şûra çevresindeki kişilerle tanışmıştı. Şinasi ile yakınlık kurması ona 1862’den itibaren Tasvir-i Efkâr’da yazma olanağı sağladı. Adı dönemin reformcu olarak bilinen aydınları arasında duyulmaya başladı.
“Yeni Osmanlılar” adlı gizli örgütün İstanbul’daki ilk toplantısına katıldığı zaman (Haziran 1865) Namık Kemal 25 yaşında bir gençti. Tasfir-i Efkar ve Ali Suavi’nin çıkardığı Muhbir (1866) gazetelerinde, “Yeni Osmanlılar Cemiyeti”nin gizli toplantılarında alınan kararlar doğrultusunda yapılan yayın, özellikle Ali Suavi’nin “Millet Meclisi Usulü”nden söz açan yazısı Bab-I Ali’yi baskıya yöneltti. Çok geçmeden gazete kapatıldı. Namık Kemal Erzurum vali muavinliğine atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Bu evrede Padişah Abdülaziz’e karşı olanlardan Mısırlı Hidiv ailesinden Prens Mustafa Fazıl Paşa, Namık Kemal ve Ziya Paşayı Paris’e çağırdı. Bu çağrı üzerine Namık Kemal ve Ziya Paşa Paris’e kaçtılar (17 Mayıs 1867). Bir süre sonra orada toplanan dokuz ihtilalci, Paşanın başkanlığında “Yeni Osmanlılar Cemiyeti”nin ilk yönetim kurulunu meydana getirdiler.
Paris’te uzun süre sürekli olarak Muhbir (31 Ağustos) gazetesine yazıyor, bir yandan da felsefe, edebiyat, hukuk, toplum bilim alanlarında kendisini eğitmeye, dönemin bilim adamlarıyla tanışarak onlardan yararlanmaya çalışıyordu. Bir süre sonra Ali Suavi ile görüş ayrılığına düşünce Ziya Paşa ile birlikte Londra’ya geçen Namık Kemal, orada çıkardıkları Hürriyet gazetesinde (29 Haziran 1868) yazmaya başladı. Bu gazetedeki yazıları 64.sayıya kadar sürdü.
Namık Kemal’in İstanbul’a döndükten sonra uzun süre Sadrazam Ali Paşanın ölümüne kadar (7 Eylül 1871) sustuğu söylenebilir. Sadrazamın ölümünden sonra, önce birkaç arkadaşıyla birlikte “İstikbal” adlı bir gazete çıkarmak istediyse de hükümet izin vermeyince “Hadika” gazetesinde ve Teodar Kasap’ın yayımladığı Türkçe ilk güldürü dergisi olarak bilinen Diyojen’de yazmaya başladı. Bu derginin de kapatılması üzerine arkadaşlarıyla Aleksan Sarrafyan adlı Ermeni’nin sahibi olduğu “İbret” gazetesini kiraladılar. Ne var ki, 13 Haziran 1872’de başlayan bu yayın, 9 Temmuz 1872 günü hükümetçe yasaklandı. Namık Kemal de Gelibolu mutasarrıflığına atanarak İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Kısa süre sonra görevinden azledilerek dönüşü serbest bırakıldı (25 Aralık 1872). Bu tarihten sonra bazı yazılarından seçmeleri “Evrak-ı Perişan” adlı kitapta toplayıp yayınlama isteğine ise izin verilmedi.
V.Murat’ın tahta getirlemesinden hemen sonra çıkarılan af sonucu öteki sürgünlerle birlikte İstanbul’a dönen (7 Haziran 1876) Namık Kemal’e Şura-yı Devlette ve Kanun-i Esasiyi hazırlayacak kurulda görev verilde.
Bu arada V.Murat’ın sinir hastalığı artmış, Mithat Paşa ve arkadaşları Şehzade II.Abdülhamit’i (Meşrutiyetin ilanına engel olmayacağı üzerine söz alarak) tahta çıkardılar (31 Ağustos 1876). Çok geçmeden, II.Abdülhamit Mebuslar Meclisi açıldığı gün Sadrazam Mithat Paşa ile Devlet Şurası üyesi Namık Kemal’i tutuklamaktan çekinmedi. Namık Kemal maaşı ödenmek koşuluyla Midilli adasına sürgün edildi (1877). İki yıl sonra (Avrupa’ya kaçması ihtimali göz önünde tutularak) bâlâ rütbesiyle mutasarrıflık verildi.
Beş yıl süren (1879-1884) Midilli’deki yaşamında Namık Kemal’in kendisini tamamen Osmanlı Tarihi’ni yazmaya verdiği söylenebilir. Ama ne var ki, beş yıllık emeğine konan yasak onu çok sarstı. Ölümünden az önce Midilli’den Rodos’a (1884), oradan da Sakız’a (1888) atanmıştı. Manevi güçsüzlüğü arttıkça, yakalandığı zatürreye karşı koyma gücünü bulamadı. Kısa süren hastalık sonucu öldü. Ölümden sonra naşı Bolayır’a Tevfik Fikret’in çizdiği mezara taşındı.DÜNYA GÖRÜŞÜ :
Daha Avrupa’ya kaçmadan önce Tasvir-i Efkar gazetesinin yönetiminden tek başına sorumlu olmak Namık Kemal’i çeşitli toplumsal sorunlara eğilmek zorunda bırakmıştı. İlk bilgilenme evresinin bu çok sınırlı olanakları içinde gittiği Fransa’da felsede, edebiyat, toplum bilim, hukuk ve ekonomi öğrenmeye çalıştı. Emil Acollas’ın derslerinde Thomas Hobbes (1566-1674), John Lock (1634-1704), Jean – Jack Rousseau (1712 – 78) gibi 1789 Fransız Devrimi’nin kuramcıları sayılan düşün adamlarının öğretilerini izledi. Aydınlanma felsefesinin ilkelerini tanıma olanağı buldu. Fransa’ya gittiği zaman XIX.yy.ikinci yarısına damgasını basan bu olayları kimi yazılarında ancak güncel yorumlarla değerlendirebilen Namık Kemal’in sosyalist düşünce adamlarının öğretilerinden yoksun bulunduğunu söyleyebiliriz. Rousseau’nun “Doğal Haklar” ve “Toplumsal Sözleşme” haklarına ilişkin düşüncelerini “şeriat” ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışmış, Hürriyet gazetesinde yayımladığı makalelerinde özgürlük, eşitlik, bireyin hakları ve görevleri, devletin egemenlik hakkı, meşrutiyet gibi sorunlara değinmiştir. Dine dayalı meşrutiyet yönetimi istediklerini belirten Namık Kemal, Osmanlı devleti’nin dayandığı dinsel ilkeler ve kurumlar bozulacak olursa devletin varlığının tehlikeye düşeceğini ifade ederek yakın arkadaşı Kânipaşazade Sezai Bey’in Paris’te yayımladığı kitabı, (Hukuk-u Umumiye) yasaların kökenini laik ve toplumsal esaslara bağladığı gerekçesiyle eleştirir. Geleneksel kurumlara güvence vermeye çalıştıktan sonra meclislerin, kuruluşların işleyişleri, yetki ve sorumlulukları üzerinde durur. Özellikle batı uygarlığının gösterdiği gelişmelerin altını çizerek, bilimsel kurumların uygulama alanına girmesinden sonraki ilerlemeleri anlatmaktadır. Fabrika, şirket ve Müslüman Bankası gibi kuruluşların olmadığından yakınmaktadır. Namık Kemal’in değişik evrelerde, “ıslahatçılıktan devrimciliğe kadar” uzanan çizgilerde değişik kimlikler gösterdiğidir.
Prof.Niyazi Berkes onun bu evrelerini saptarken Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin çalışmalarından umudu keserek İstanbul’a döndüğü zaman şu amaçlara bağlandığını anlatır.
1. Avrupa’da gördüklerini anlatmak
2. Ülkesinde ilerlemeye engel gördüğü noktaları saptamak
3. İlerleme hedeflerini göstermek
4. Bunun için nelerin düzeltilmesi gerektiğini ve reformun hangi araçlarla yapılacağını araştırmak.
Düzenin siyasal ve ekonomik planda eleştirisi… Burjuvalaşma sürecinin ilk aşamalarında, özgürlük şairinin, yeni sınıfın ideologlarından biri olarak düşün tarihimize katkısı böyle özetlenebilir.
.

SANATÇI KİŞİLİĞİ :
A. Şiirleri : Namık Kemal şiire “nazire” (benzek) lerle başlamıştır. İlk etkisinde kaldığı şair Leskofçalı Galip’tir. Çoğu şiirinde çağdaşı şairlerden esinlenerek yazılmış izlenimi veren dizeler bolca vardı. Encümen-i Şuara’nın toplantılarına katıldığı dönemin ürünleri olan bu şiirleri kişiliğini arama çabaları içinde durmadan yazan genç bir şairin ilk denemelerine sayanlar çokluktadır. Namık Kemal’in şiirlerinde özellikle vatan, hürriyet, esaret, kavga, mücadele, zulüm vb.sözcüklere yer vermesi edebiyat tarihçelerinin üzerinde durdukları yönüdür. Bu kavramlar bir bakıma onun şiirinin temeli sayılır.
B. Romanlar : Namık Kemal’in ilk romanı “İntibah” 1876 tarihini taşır. İntibah, roman sanatının ana kuralları göz önünde tutularak yazılmıştır. Kahramanların duygusal davranışlarının çok ağır bastığı görülen İntibah’ta, kişiler olağanüstülük yarışına çıkmış gibidirler. Çoğu araştırmacılar Namık Kemal’i romantizm akımının etkisi altında görürler. Öteki romanı, iki cilt tasarladığı Cezmi’dir. III.Murat zamanında geçen tarihsel bir romandır. Gerçekleşmesini istediği “İslam Birliği” ülküsünü işlemeye çalışır.
C. Tiyatrolar : Gelibolu’dan İstanbul’a döndüğünde Osmanlı tiyatrosu’nu geliştirmek amacıyla oluşturulan kurulda görev aldı. Böylece tiyatro ile daha yakından ilişki kurma olanağı buldu. Çok geçmeden yazılarında ileri sürdüğü düşüncelere bağlı kalarak “Vatan yahut Silistre” oyununu yazdı; sahneye konmasını sağladı. Daha sonra da Gülnihal, Akif Bey, Zavallı Çocuk, Celaleddin Harzemşah ve Kara Bela oyunları ile sahne edebiyatımızın öncüleri arasına katıldı.
D. Yazıları : Dönemin en verimli kalemlerinden biri olan Namık Kemal’in yayımladığı yazıların sayıları 500’den fazladır. Bunlar özellikle, 1863-1873 yılları arasında Tasvir-i Efkar, Muhbir, Hürriyet, Basiret, İbret, Hadika, İttahat, Sadakat, Diyojen ve Vakit gazetelerinde çıkmıştır. Yazılarını şöyle sınıflandırmak mümkündür.
1. Siyasal Yazılar : Avrupa’nın siyasal sorunları ve Osmanlı İmparatorluğu dış politikasını konu alanlar. Osmanlı İmparatorluğunun iç sorunlarını tartışan yazılar.
2. Toplumsal Sorunları Konu Alan Yazılar : Birey ve toplumsal sorunlar Ekonomik sorunlar, hukuk ve yönetim Şehir sorunları.
3. Edebiyat, Dil, Sanat ve Genel Kültür Sorunlarını Konu Alan Yazılar.
E. Eleştirmeleri : Namık Kemal’in eleştiri yazıları üç türde toplanabilir.
1. Edebiyatın genel sorunları üzerindeki yazıları (Mukaddeme-i Celal, İntibah, Bahar-ı Daniş)
2. Dönemin edebiyat yaşamındaki yapıtlarla ilgili eleştirmeleri (Tahrib-ı Harabat, Takip, İrfan Paşa’ya Mektup, Mes Prions Muahezesi)
3. Mektupları Özellikle Abdülhak Hamit’e mektupları edebiyatın değişik sorunları üzerinde yazılmış makaleler niteliğindedir.

SONUÇ :
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Namık Kemal’in sanatçı kişiliğinin nasıl oluştuğu, kimlerden etkilendiği ve yaşadığı olayların kendisini neleri yazmaya yönelttiği anlatılmaktadır.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Değişik kaynaklardan Namık Kemal ile ilgili yazılar, şiirler ve eleştiriler alınarak kendi kişiliği hakkında bilgi verilmesidir.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Birçok kaynak kullanılarak hazırlanan kitap Namık Kemal okurları için sanatçı kişiliğini anlatması yönünden oldukça güzel bir eser.


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

11 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 11:07 am

yuuuuuuh bukadar kitap özeti olurmu yavv :d

Kullanıcı profilini gör

12 Geri: Kitap Özetleri Bir Salı Haz. 17, 2008 11:10 am

daha var da !!!!arkadaşım temayla oynama please!!!!


_________________
Darknight
Bu Yazı Darknight Adlı Kullanıcı Tarafından Yazılmıştır!!!
Kullanıcı profilini gör http://darknight9496.sitemynet.com

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Yeni Başlık Gönder  Cevap Gönder

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz